Kevın Hakkında Neden Konuşmalıyız?

Kevın Hakkında Neden Konuşmalıyız?

2013 yapımı Kevın Hakkında Konuşmalıyız/We Need to Talk About Kevın, 110 dakika süren bir psikolojik gerilim filmi... Kendi benlik bütünlüğü olmayan bir kadının (Tilda Swinton), hikâyesini sürekli başa alma çabasının üzerine, özellikle ilk çocuğu Kevın(Ezra Miller) ile kurduğu travmatik ilişki ve buna bağlı katliama kadar giden bir bireysel, ailevi ve toplumsal neden-sonuçlar zinciri üzerine…

Anne ile çocuğu birleştiren sevgi tutkalı olmayınca, bu bütünlükten uzak ilişkinin çatlaklarından sızan acı ve onun kırmızısı, katlanarak bütün yaşamlarını kaplıyor, denebilir. Filmin parçalı kurgusu, parçalı benliği ile sorunlu anne karakterinin tüm yaşamı boyu herhangi bir alanda süreğen bir varlık gösteremediği içeriğinin biçimini oluşturuyor: İş başvurusunda bulunduğunda, işe alan makamın ağzından dökülen “Pek çok iş yapmışsın…” cümlesi ile kocasının “Bir daha beni bırakıp gitmeyeceğine söz ver!” ifadesi, bize anne karakterinin kişiliği hakkında bu çıkarımı yapacak alt metni sağlıyor.

Beyaz bir perde, kırmızı obje ve görüntüler (domates festivali, şarap, ketçap, kırmızı boya, kırmızı top, kırmızı ayıcık, kırmızı elbise, kan vb.), yağmur, göz bebeği, su dolu küvet, siren-matkap-süpürge sesleri, sürekli olarak rahim ve dolayısıyla psikanalizin hayatın hep yeniden oluşumu, bağlanma, birliktelik, birleşme alanlarına gönderme yapıyor.

Genel olarak ifadesiz ve donuk gördüğümüz anne karakteri, kendisinin “kötü” ve değersiz olduğuna baştan inanmış vaziyette; filmde kendisine tokat atan ve hakaret eden kişilerin davranışlarını kabul ediyor, onlara itiraz etmiyor; anlıyoruz ki öteki, onun için hep “iyi”dir; başka anneleri hasetle izliyor, onların kendi çocuklarına davranışlarını el yordamıyla taklit ediyor; ama kaynağına inmediği bu yarayı kapatma noktasında bu tutum ve davranışlar kalıcı sonuçlar vermiyor.

Bu sürekli gergin, sürekli huzursuz, sürekli parçalanmışlık yaşayan kadın, anne olduğunda onu, bebeğe temas ederken görmüyoruz, bebeğe sevgi verdiğini de görmüyoruz. Sürekli ağlayan, kendisi gibi huzursuz, kaygılı, yine doğal olarak kendi bütünlüğünü oluşturamayan; ama o da annesi gibi bunu hep yeniden ve yeniden deneyen bir çocuğu, Kevın’ı, doğumundan on sekiz yaşına kadar izliyoruz.

Annenin sürekli gergin, huzursuz, güvensiz ve müdahaleci tavırlarına (top oynatma, çocuğun odasını karıştırıp her şeyi cetvel gibi düzenleme sahneleri vb) ek olarak yetersiz bir baba(John C. Reilly) varlığı sonucu gerekli sevgi ve ilgiyi göremeyen Kevın, oldukça tepkisel, oldukça kötücül bir hâle bürünüyor, sürekli ilgi çekmenin bir yolunu arıyor ve buluyor da. Netice olarak, kendisi mutsuz ve huzursuz olan annenin bu hâli, Sevme Sanatı’nda Eric Fromm’un tarif ettiği gibi çocuğa bulaşıyor: “Çocuğun yaşamasının sağlanması, iki yönde olur; bunlardan birincisi, çocuğun yaşamı ve büyümesi için gerekli olan bakım ve sorumluluktur. İkincisiyse korumadan çok daha ötelere gider. Bu çocuğa, yaşam sevgisi aşılayacak, ona “yaşamak güzel”, “küçük bir çocuk olmak ne iyi” dedirtecek bir tutumdur”(Fromm, 1980).   

Kevın ile başaramadığı güvenli bağlanma meselesini, yine bir başka başlangıç olarak ikinci çocuğu ile ikame etmek isteyen anne, hatta hamile olduğunu bir noktaya kadar kocasına söylemiyor. Bu defa bir kız çocuğu doğuruyor ve Kevın elbette kendisine verilmeyen sevgi ve ilginin bu yeni bebeğe kaymakta olduğunu görünce ilk andan itibaren kardeşine fiziksel ve psikolojik şiddet uygulamaya başlıyor: küçük kızın evcil hayvanı hemsterının lavaboya tıkılması, lavabo açıcının küçük kızın erişebileceği yerde bırakılması ile onun tek gözünün kaybı, kızın zekâsına sürekli hakaret, yılbaşı süslemesinde bile kardeşi ile “adam kaçırmaca” oynayıp elinin ayağının bağlanması, sonunda küçük kızın on altı yaşındaki Kevın tarafından öldürülmesi ile nihayet buluyor. Babası ve küçük kız kardeşine ek olarak okulunda da katliam yapıp birçok öğrencinin ölümüne vahşice sebebiyet veren Kevın, böylece ilgi çekme eylemlerinin zirvesine ulaşıyor, “hiç olmadığı kadar iyi olduğunu” ifade ediyor ve polis otosuna bindirildiğinde de geriye dönüp annesine bakıyor: hedefi, başından sonuna kadar aynı: anne sevgisi… Ve on sekiz senelik hayatı, anne ile mücadele ile geçiyor.

Kendi sevgi, güven, benlik alanını oluşturamayan Kevın, annesinin güvenli bağlanmayı ıskalamış her türlü iletişim girişimini manipüle ediyor. Onun da herhangi bir başka sağlıklı ilişki ve iletişim kurduğu bir figür görmüyoruz. Annesinin onu sürekli iten, sevgi ve ilgi vermeyen, hatta kolunu kırmasına sebebiyet veren tavır ve davranışları -ki çocuk tarafından tek iletişim noktası kabul ediliyor- göz göre göre okul katliamını getiriyor. Filmin başından sonuna, ara ara hapishanede gördüğümüz ve yine Kevın’ın doğumundan on sekiz yaşına kadar temassız halde yan yana/ karşı karşıya oturur gördüğümüz (masal okuma sahnesi hariç) ikili, filmin sonunda ilginin kayabileceği diğer alanlar olan küçük kardeş ve baba ortadan kalkmışken ve ilginin esas kaynağına ve o umuda dokunulmamışken sarılıyorlar. Film, başlangıcındaki aynı beyaz perdenin görüntüsü; yani, yine rahim ve yeniden başlama, yeniden oluşum, yeniden umut etme sahnesi ile kapanıyor.

Filmde yaşanan hiçbir olay, tesadüfen art arda dizilmediği için ve bu tip vakalar irili ufaklı olarak dünyanın her yerinde, her toplumda, her kültürde yaşandığından Kevın hakkında, sevmek ve onun öğrenilmesi gereken nitelikleri hakkında daha çok konuşmalıyız, diye düşünüyorum; bireysel ve toplumsal sorunları görmezden gelmek ve ertelemek değil, kaynağına inmeye başlamak için…

Ahmet Gedik

Kaynak:

Fromm, E. (1980). Sevme Sanatı. De Yayınevi. Beşinci baskı. Sy: 57.