Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Ahmet Gedik

“Arif’e yöneltilen “Sen ne düşünüyorsun?” sorusu ile esas meseleye geliriz: Arif’te bir kadın tanımı yoktur. “Kadın” kavramının içini dolduramaz, işte o andan sonra sanki onu görünce titreşen gönül teli melodisi eşliğinde devreye Müzeyyen (Sezin Akbaşoğulları) girer; yüzünü göremediği, kovalayıp yakalayamadığı bir kadın imgesi, tüller içinde, uçuş uçuş…”

Yönetmen Çiğdem Vitrinel’in Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2014) filmi, esas adam (özne mi demeli?) Arif’in (Erdal Beşikçioğlu) tanıtılması ile açılıyor. Kapalı perdelerin arasından sızan ışıktan gri tonlarda Arif’in gözlüğü ve dağınık kâğıtları, tütün paketi vs.yi görüyoruz. Uyanma vakti hayli gecikmiş Arif, “sevgilisi”nin elinde poşetlerle ve anahtar gürültüsüyle eve girmesi, poşettekileri yerlerine yerleştirip ortalığı pata küte toparlamaya girişmesi, kapalı perdeleri açması sonrası eve ışık girmesi ile uyanıp miskince yayıldığı koltuktan doğruluyor. Bu olağan dışı durum karşısında önce duruma yabancılaşıp kaleme sarılıyor ve yazmaya başlıyor: “Kadının gözlerinin içinde bir çukur ya da kuyudaymış gibi bir yerlere sıkışmış da yardım ister gibi bakan yabancıya sırtımı döndüm ve kendi kendime üçüncü şahıs mevzuunda direndim…” Arif, film boyunca çoğu yerde içinde bulunduğu duruma yabancılaşıp zihninden bütün olayları bir gözlemci olarak anlatan cümleler kuracaktır. Bu zihinden geçen düşünceleri de çoğunlukla fonda yazılı şekilde görürüz. Arif’in üçüncü şahıs kurgusu, kadının perdeleri açmasıyla yarıda kesilir. Ardından Arif doğrudan sorar: “Bir sorun mu var?” Kadının kinayeli “Yoo, ne sorun olsun ki?” karşılığı ardından son derece rahatsız şekilde ve basit örneklerle Arif’in ilişkide aslında var olmadığını anlatan ifadelerinden önce, Arif şimdi artık karşısındaki kadından kendi varlığına dair onay almak için yayınevinden arandığını, görüşmeye çağırıldığını, kitabının basılma ihtimalinin yüksek olduğunu söyler. Kadın, ertelemelere doymuştur; heyecanlanmaz, beklediği karşılığı vermez. Karşımızdaki, bir “mış gibi” ilişkidir. Harriet Lerner Kandırma Dansı kitabında “mış gibi” ilişkileri geniş şekilde açıklamıştır. Arif, kadının evinde kalmaktadır. Düzenli bir işe ve hayata sahip olduğunu anladığımız kadının, başlangıçta kendinde olmayan hayat tarzı sebebiyle Arif’i çekici bulduğu; ama iş onunla ilişkisini gerçek yapmaya gelince bunu başaramayacağını anladığı noktaya vardığını anlarız. Sosyal çevresi, ona Arif ile ilişkisinin gerçekliğini sorgulatmaktadır. Yaşadığı şey, kurtarma fantezisidir: Arif’i bir süre kurtarmıştır, artık kurtarmayacaktır.

Ardından, sokaktaki farklı kadın imgeleri geçer kameranın önünden, Arif onlara bakarak kitabını yazmaktadır bir kahvede: “Hayat böyledir işte, belki de ayrılıklarla az acılı bir ölüm provası yaşıyoruz…” İlişkisi biten Arif, hikâyeyi en başa sarmıştır bile; anne ile olan birincil ilişki, bütünden kopma, bu ilk ayrılığın travması…

Arif’in “kadın”ın ne olduğu üzerine zihinsel sorgulamasının bir vesileyle kahveye de yayılmasıyla kadının ne olduğu, nasıl olması gerektiği, kimin nasıl bir kadın istediği üzerine çeşitli kurguları dinleriz. Kadın olmak zor; tanımlar, kadının ötekinin tüm beklenti ve ihtiyaçlarını karşılaması; ama mümkünse fazla bir şey, hatta hiçbir şey talep etmemesi üzerinedir. Arif’e yöneltilen “Sen ne düşünüyorsun?” sorusu ile esas meseleye geliriz: Arif’te bir kadın tanımı yoktur. “Kadın” kavramının içini dolduramaz, işte o andan sonra sanki onu görünce titreşen gönül teli melodisi eşliğinde devreye Müzeyyen (Sezin Akbaşoğulları) girer; yüzünü göremediği, kovalayıp yakalayamadığı bir kadın imgesi, tüller içinde, uçuş uçuş… Daha sonra yazdığı kitabı değerlendiren yayınevi editörü de kitapta kadının flu olduğunu ifade edecektir. Bu bulanıklık halini birkaç yerde daha Arif’in ağzından da duyarız.

Bir sonraki sahnede Arif’in hayatına artık biraz daha gireriz, Beyoğlu’nda bir kafede çalışmakta ve civarda bir otelde yaşamaktadır. Kafede sohbet ettiği arkadaşının (Hare Sürel) kendi ilişkisine dair sevme tarifi yaptığı “her sabah birlikte uyanmak istemek” sözleri üzerine, yine duruma yabancılaşıp kendisini seyirci konumuna alarak kurduğu cümlelerden bu defa öteki ile birleşme arayışının anlamsızlığını düşünme noktasına geldiğini anlarız: “Bazen insanlar 1’i yarım sanır, 2 yaparak tamamlamaya çalışırlar, oysa 2 lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep 3’e koşar. Bu yüzden arkadaşlarımın evlenmesi, hep hüzünlendirir beni…”

Gece Arif otel odasında kitabını yazarken Müzeyyen imgesine geri döner ve kafasındaki belli belirsiz kadın varlığını ona yansıttığını anlarız: “Aslında sokakta gördüğü kadınların peşine düşen biri değildi; ama kadının tuhaf bir çekiciliği vardı. Böyle bir kadın mı arıyordum acaba? Hiçbir zamana ait değilmiş gibi duran, yetişecek hiçbir yeri yokmuş gibi kayıtsız yürüyen, pencereden giren sabah güneşlerine karşı birlikte uyanabileceğim (bir önceki ilişkisine benzemeyen; ama kafede arkadaşının bahsettiği sevme haline uyan ve bize orada ifade ettiklerinin tersini arzuladığını bildiren), hem biraz sokulgan hem alıp başını giden, hem çapkın hem sadık… Bu, o kadın olabilir mi? Ama sonra kadın, izlendiğini fark etmiş gibi birden durdu. Yavaşça dönüp baktı…” Bu gayret de burada filmin onuncu dakika artı kırk beşinci saniyesinde kesilir: “Kadının yüzünü göremiyorum…” Arif kadının yüzünü yine göremedi, yine tanımlayamadı kendi benliğinde kadını…

Bir sonraki sahnede Arif’in yayınevinde kaygılı bekleyişi sırasında, Müzeyyen ile ondan önce benzer bir ilişki kuran ve kendi de yazar olan, dahası ikisinin aynı olduğunu daha sonra Arif’in yüzüne söyleyecek olan Burak Tanrıverdi (Ege Aydan) ile ilk karşılaşması gerçekleşir. Yüzü olmayan bir kadın resminin önünde oturduğu koltukta karşısında editör, başta bahsettiğim meseleye değinir: “Kadın biraz fazla flu bence. Mesela kadının adı nedir? Kadının adı yok, ad pek çok şeyi ele verir…” Burak’a gösterdiği olumlu yaklaşıma karşın ona sarf ettiği “ama”lı amorti cümleleri ile Arif’i yine asıl meselesine yönlendirir: kadını tanımlamak… Bülent Somay Bir Şeyler Eksik kitabının Zaten Kadın Da Yoktur bölümünde “Kadın bütünüyle belirlendiği anda erkekler için bir kendilik olacaktır. Bu belirlenmeden (kısmen de olsa) kaçma olasılığı ise kadınlar için bir özgürlük alanı açar. Bu alan tanımsızdır gerçi; ama zaten özgürlük biraz da tanımsızlıkta değil midir?” der. Acaba hayatların içinde özgürce dolaşan, çok benzer ilişkilere devamlı girip çıkan Müzeyyen de bu tanımsız özgürlüğün huzursuzluğunu yaşıyor olabilir mi?

Ve bu noktadan, kafedeki arkadaşının düğün organizasyonuna geçiş yapılır. Kalabalıkta ve özellikle düğün gibi bir atmosferin içinde kaygılı ve gergin gördüğümüz Arif, şimdi ortama bir kez daha yabancılaşacaktır; ama bu defa insanlar ve olayları değil sigaralarını kişileştirmekte onlara dair hikâyeler kurgulamaktadır. O anda Müzeyyen ile göz göze gelip tanışma ile önce yine flu gördüğümüz yüzün netleşmesi gerçekleşir. Burada belirtmeli ki filmi izlerken Müzeyyen’in gerçekten var olup olmadığına dair kuşkularımızın sebebi Arif’in yeniden “erkek” olarak iletişim ve ilişki kurabildiği ilk kadına kafasındaki belli belirsiz kadın özelliklerini yansıtması, bunu fantezilemesidir… Tabii daha sonra ilişkide zaman geçtikçe Müzeyyen’in ağzından da kendisi için çok benzer ifadeler dökülür: “Bazen aynada başka bir kadın görüyorum. Benim tam zıddım. Ben ev haliysem o sokak, ben sokulgansam o alıp başını giden, ben gündüzüm o gece, ya da tam tersi...” Bunun tesadüf olduğunu söyleyemesek de Arif’in doğal olarak aradığına çekildiğini söyleyebiliriz: Arif sağlıklı bir ilişki kurabilecek yetişkin özellikleri taşımaz, bilinçaltında birtakım çatışmaların peşinde acı çekmekten hoşlanmaktadır. Bu iki insan da birbirinin aynı ilişkiler içinde ya da farklı ilişkiler içinde kendi aynı varlık ve tutumlarını sürdürerek yaşamaktadırlar. Kendisini ortama yabancı hisseden, aidiyet kuramayan Arif’in bu tamamlanmamış, parçalı benlik yapısını yine bir iç konuşmasından dinleriz; editörün söylediklerini düşünürken kendi hayat yorumunu dinleriz: “Bir şeyler eksik, dedi editör. Eh, hayat böyle bir şey değil mi zaten? Hep baki bir soru işareti orada öylece durur. Parçaları bir araya getiremezsin ve buna da aşk derler.” Görüntüde bir peynir dilimi bütününe uzanan iki çatalla Müzeyyen ile konuşmaya başlarlar böylece. Müzeyyen’in ilgisini ona çeken de yazar olduğunu işitmesi, kendisi aksine serkeş yaşamıdır. Müzeyyen de aradığını bulmuştur. Bu marazlı eşleşmeye, “gölgelerin kesişmesi” diyebiliriz. Bu eşleşmeyi Müzeyyen de bilinçdışı şekilde şaka ile karışık ifade eder: “Beni senin için gönderdiler, yukarıdan…” Sohbetin ortasında Müzeyyen yine bir vesileyle uzaklaşan, gizemli kalan kadın olur. Böylece ikisi de yine tanıdık, bildik alanları içinde ezberlerini yaşamaya başlar; yani bir önceki ilişkilerinin tekrarını bu defa birbirleriyle yaşarlar. Yirminci dakikada artık Arif tarafının tekrarlayan ilişki çemberini görebilir hale geliriz. Müzeyyen’le birlikte zaman geçirdikçe bu defa Müzeyyen’in tekrarlayan ilişki çemberini tanırız.

Müzeyyen, kentli ve yalnız bir kadındır. Anne ve babasını küçükken trafik kazasında kaybetmiştir, tek yakını babaannesidir. Evlenmiş boşanmıştır. Faturalarını ödemekte zorlanmaz, iyi bir işi vardır. Baskın birisidir (Ki bu baskınlık özelliğini editör de Arif’in yazdığı kitap için “kadının baskın olduğunu anlıyorum ama…” şeklinde ifade eder, yani anne-babasını erken yaşta kaybettiği için bu rolleri kendi üzerine almıştır; ama bir gerçekliği yoktur.). Zaten Müzeyyen baskın olmak zorundadır; çünkü Arif kendisini genel olarak hep seyirci konumunda tutar. Müzeyyen’le kurduğu gelecek hayallerinde bile yine seyirci konumundadır: “…Ben seni izlerdim…”

Arif’in Müzeyyen’i (kadını) tanımlamaya çalıştığı bir gece, önce topuk sesleriyle gelen bir başka kadınla (otel müdürü rolünde Derya Alabora) “ilişkisine” tanık oluruz. Onun yanında kısmen erkek rolünü oynayabilen Arif, ona: “Neden seninle olduğu gibi başka kadınlarla olmuyor?” der. Kadının cevabı: “Bizim seninle bir ilişkimiz yok da ondan. Olsa ben seni iki günde boğardım…” Yani sorumluluk ve beklentilerin devreye girdiği noktada; ilişkinin gerçek olduğu noktada, yine sorun çıkmaktadır Arif tarafından.

Filmin devamında, Arif’in Müzeyyen’in evine yerleştiği andan terk edilişine kadar Müzeyyen’in onu kurtarması; ama aynı zamanda onu büyütecek ufak farkındalık serpintileri yaşatması ile geçer. Müzeyyen Arif’in kitabını değerlendirdiği sahnede kitaptaki adamın hep gidip gidip geri döndüğü ve neden ayrıldıklarının belli olmadığının altını çizer ve sorar: “Neden ayrılıyor bunlar sen biliyor musun?” Cevap elbette şimdilik yetersizdir: “Fakat Müzeyyen bu derin bir tutku!” Arif henüz birbirinin aynı ilişkilerin birinden diğerine neden dönüp durduğunun farkındalığına sahip değildir. Devamında söylediği “Bu bir his zaten, ilişkinin biteceğine dair bir his…” cümlesi ise Müzeyyen ile geçirdiği zamanın özeti gibidir, bu zaman aralığında Arif yine çoğunlukla yine seyirci konumundadır ve Müzeyyen’in hep gitmesini bekler, kehaneti gerçekleşene dek... “Akşama görüşecek miyiz?” sorusu, tıraş köpüğünden ve peşine düştüğü fotoğraflardan (fotoğraflardaki adam da kendisine çok uzak değildir yine) türettiği kaybetme fantezisi (kendisinin olmayan şeyin kaybedilemeyeceği), kendiliğini öteki üzerinden kurgulamaya çalışma ve kendine güvensizliğin ifadesidir. Ona “Sen benim kadınım olsana…” dediğinde Müzeyyen’in “Ben senin aslında fahişen olmak isterdim, iyi bir kadın olmak çok yorucu, anlıyorsun değil mi?” sözleri ise Müzeyyen’in kendinde oluşturamadığı kadınlığının ifadesidir. Kendini tamamlayamamış bir benlik ve oluşturulamamış bir erkeklik ile kendini tamamlayamamış bir benlik ve oluşturulamamış bir kadınlığın ilişkisi… Birbirine karışan roller…

Müzeyyen’in babaannesinin kaybı, Müzeyyen’in eski ilişkilerinin hayaletlerinin ortaya çıkmasında etkili olan olay olur. Taziyeye gelen bir başka benzer adam Halil, eski koca Burak, iş ortağı Polat ve son olarak Arif’e “belki de ben hikâyenin kahramanı değilimdir.” dedirten figürler olur. Müzeyyen, beklentisinin aksine Arif’in değil, Halil’in omzunda ağlar.

Böylece kendisi için “anne” figürü olan Müzeyyen için biricik olmama meselesi, Arif’in rüyalarını da işgal eder. Arif’in rüya sahnesinde, benzer erkeklik yapılanmasında olan üç erkek (Halil, Burak, Polat) ve hepsinin dünyasında fantezilenen kadın Müzeyyen, bir kumar masasında giyinik şekilde oturmaktadır. Masada Müzeyyen’in yerini ansızın Arif alınca masadaki dört erkek çıplak görünür; yani gerçekliğe dönülür. Daha sonra Müzeyyen, lambaya yakın, çırpınan kara bir böcek olarak görülür; rüyada kötü nesne formuna girmiştir.

Ve nihayet uyandığında Arif’in kehaneti gerçekleşir; Müzeyyen onu terk etmiştir. Arif ona bırakılan terk notunu okuduğu an Sakin grubunun Ikarus Basarsa şarkısı fonda çalar. Ikarus’un öyküsü de bize tutkunun esiri olmanın, gerçekten kopmanın kül olmayı / yok olmayı getireceğini anlatmıyor muydu? Bu ilişkide birbirine karışan alanların, kaybolan sınırların aksine ben ile sen arasında bir dengedir gerekli olan: yani ben ile şey ilişkisi aksine. Engin Gençtan, Hayat kitabında bu ilişki türlerinden şöyle bahseder: “ ‘Ben-şey ‘ ilişkisi bir ‘kişi’ ile bir ‘araç’ arasında yaşanır, işlevsel bir ilişkidir. Paylaşmadan yoksun bir ‘özne-nesne’ ilişkisidir. Oysa ‘ben-sen’ ilişkisinde iki insan birbirlerini oldukları gibi, beraberliklerini de bir bütün olarak yaşarlar.” Bizim filmde gördüğümüz ilişkide iki kişi de birbirleri için araçtır.

Bu ayrılığın ardından da yine Arif’in hikâyeyi başa, en başa sardığını görürüz: Geri döndüğü otelde cenin pozisyonunda uzanır ve ayrılığın nedenini anlamaya çalışır kendince... Anneden ayrışmaya, kendini yeniden doğurmaya çalışır.

Arif nedenlerin ve gerçeğin peşinden gittiği bir gece, Polat’ın ardından bir gece kulübüne girer, Polat: “Beni buraya ilk kez Müzeyyen getirmişti, ‘gerçeğin birazıyla yetinemezsin, gerçeğin hepsine ihtiyacın var’, demişti. Bugün bu kadar huzurluysam onun sayesinde.” der. Müzeyyen, kendince bir sıra ile tüm bu adamların hayatlarına girip hepsini büyütüp misyonu tamamlandığında da terk etmiştir. Zira yayınevi aracılığıyla bir araya geldikleri bir gün Arif’in kitabı üzerine konuşurken Burak’ın “Kadının neden gittiğinin bir önemi yok, kadın gitmek zorunda, gitmeli ki adam büyüyebilsin. (…) Biz ikimiz aynıyız. Müzeyyen’in büyük büyük lafları esrarengiz susuşları sorgulayan bakışları her şeyi ben bilirim havaları, sözüm ona entelektüeliz ya onun o şımarıklıklarına tahammül gösteriyoruz o da buna inanıyor.” ifadelerinin de anlamı budur. Müzeyyen de ayrılırken notunda aynı gerekçeyi sarf etmiştir.

Arif ayrılıkla yüzleşme çabalarında Müzeyyen’in evini tamamen boşaltır. Otele yerleşir. Otelde kitabını yazarken bu defa kadın hayalinin yüzünü görür. Böylece kadını tanımlaması ile hikâyenin sonunda artık Arif’in kitabının da çıktığını görürüz. Yayınevi halkla ilişkiler sorumlusu Elif ile bir ilişkiye başlamıştır. Eskiden olsa değersizleştireceği bir hayat sürmektedir artık. Ve bu defa açık alanlarda, güneşli havalarda, beyaz gömlekle karşımızdadır. Fakat bu defa da Elif tarafından kurtarılmaktadır; kendisine daha tutarlı bir “anne” bulmuştur. Filmin son sahnesinde yine onu peşinden sürükleyen, ona her zaman yanında fazladan bir bardak taşıdığını, hayatta ne olacağının belli olmayacağını söyleyen Müzeyyen’in hayali, ona: “Değişmişsin, halin tavrın değişmiş; ama iyi görünüyorsun.” der. Arif’in cevabı: “Bunun için kendini tebrik edebilirsin.” olur. Müzeyyen’in hayaliyle bir nevi hesaplaştıktan sonra: “Bir çay daha içelim mi?” sorusuna: “Daha fazla çay içmek istemiyorum ben…” diye cevap vererek döngüyü kırar ve Arif’in büyüdüğünü anlarız. Müzeyyen artık Arif için de misyonunu tamamlamıştır.

Bülent Somay Bir Şeyler Eksik kitabının Evrenin Sessizliği bölümünde ise “Mutlak bir aşkla anneye bağlıyız, bunun yanına mutlak bir nefretin de gelmesi çok sürmüyor. Bu mutlak durumu biraz olsun kıran baba hiç olmazsa biraz rekabet getiriyor ortama. Ama onun da (çoğu durumda) mutlak otorite konumuna yerleşmesi fazla zaman almıyor. Yetişkinlikte ‘mutlak’ peşinde koşmak, bu evrelere, özellikle de pre-ödipal evreye saplanıp kalmak gibi geliyor bana. Büyümenin yolu, ‘mutlak’ arayışını hiçbir zaman ‘bugün ve burada’ olmayan arzu nesnesinin peşinde koşmayı bırakmak olabilir.” diye yazarken Arif’in de çayı reddetmesini, büyümesini açıklar: gerçek olmayan kadın imgesinin peşinden koşmayı artık bırakmak…

Kaynaklar:

Bülent Somay, Bir Şeyler Eksik, Metis Yayınları, 6. Basım. 2015. İstanbul

Engin Gençtan, Hayat, Metis Yayınları, 15. Basım. 2018. İstanbul.